‘Sağ’dan ‘Sol’dan Omurgasızlar

Son günlerde iktidar cehpesinde komik şeyler oluyor. Tabii ülke Türkiye olduğu için komik diyebiliyoruz zira aslında onurlu duruş sergileyebilen ve insani açıdan gelişmiş toplumlar nazarında oldukça trajikomik ve kişiliksizce bir takım gelişmeler şu anda şahit olduklarımız.

KaçAk Saray’ında bir türlü kendine rahat bir taht hazırlayamayan şahıs, büyük ihtimalle o taht denemelerinin verdiği bir takım rahatsızlıklardan olsa gerek, ki herkesin o taht’a minder koymaya çalışmadığını da unutmamak lazım, sağa sola salvolar atıp zehrini saçarken etrafında garip dalgalanmalar oluyor. Yükünü kaldırmış, ununu da elemişler daha rahatça içlerini döküp bir yandan da “ben var ya bir konuşursam…” imalı, çok da kurusıkı olmayan atışlar yaparken, içinde bulundukları vehameti hiç de saklamaya ihtiyaç duymayan bürokrat ve yeni yetme siyasiler ise garip bir yarışın içerisindeler.

Bu yarışın ilk bakışta çizdiği en yalın tablo adeta, TV’lerde görmeye alıştığımız evlilik programlarına veya “Haydi bakalım kim daha fazla rezil olacak?” tarzı yarışma görünümlü soytarılıklara katılmaya çabalayan insanların sergilediği acınacak tablo misali bir görüntü oluşturuyor.

Bir diğer bakış açısından “Saray’da Harem açılmış da bizim mi haberimiz olmamış?” şeklinde de görülebilir olay. Öyle ya ‘boşalan makamlardan biraz da biz nemalanalım, bedeli neyse öderiz’ diyen sıraya girmiş kapısında…

Bazı rivayetlere göre malum şahıs yeni makamına gönülsüz de çıkmış olsa, gönülsüzlük makamını buseliğe çevirmek yönünde kararlı görünüyor. Her ne kadar artık eski inandırıcılığı ve gücü kendi çekim alanında bile kalmamış ve konuştukça batan halet-i ruhiyesiyle, biraz kendi çabası, biraz da eski yol arkadaşlarının gayretleriyle, adını da kendisinin koyduğu ‘konu mankeni’ olma yolunda emin adımlarla ilerlese de, acıtan gerçeklerden kaçma dürtüsünden olsa gerek, Nasreddin Hoca’nın bile bir adım ötesinde “ya tutarsa..” diyerek okyanusa maya çalmaya devam ediyor.

Hal böyle olunca o “ya tutarsa..” umudu artık, yenmekten sadece kırıntıları arta kalmış ülkenin o kırıntılarına da göz diken türlü havuz yazarı, kontenjan akademisyeni, eskimekten yüzü dökülen siyasi aktörler, torpil-piston bürokratları ve sistemin bu hale düşmesinde pay sahibi bulunan bilimum yalama mekanik aksamları, o kendilerince kutsal yüce kişiye yaranma dürtüsüyle ‘can siperhane’ bir biçimde kendini ‘kalkan’ yapma ve ‘yedirmeyiz’ hamasetiyle salyalar saçarak kendilerini ön plana atma yarışı içerisinde bizlere de eğlencelik bir manzara sunmaktalar. Gerçi eğlencenin dozu sanırız kendi aralarında arada bir kaçmakta ki kısa adam bile arada ‘höt’ deme ihtiyacı duymuş.

Yine bir rivayete göre kısalar ve uzunların savaşında akiller ve bunaklar piyon olarak öne sürülmüş dense de ortamın bu vıcık vıcık halinde kimin ne olduğu aslında önemini de çoktan yitirmiş durumda.

Buraya kadar ‘karşının manzarası’ bir süre de olsa keyif vermekle beraber asıl karşı tarafın ‘karşı manzarası’ ise uzun zamandır gözümüzden kaçmakta.

Uzun ve yorucu sol mücadele geçmişini bir süreliğine bir kenara bırakırsak, yakın geçmişte ne olmuştu, neydi adı?… Hah, GEZİ.

Çizim: Ali Raşit Karakılıç

Çizim: Ali Raşit Karakılıç

Daha isyan yaşanırken başlanmıştı nemalanma, reklam ve insan kaynakları çalışmaları. 1 Haziran’da sokaklarda işportacıların gaz maskeleri ve baret satışları patlarken 2 Haziran’da çeşit çeşit Gezi t-shirtlerinin boy göstermesi ise ayrı bir ‘milli yeteneğimiz’ idi.
Sokakta isyan soğumaya başlamadan mahalle, sokak forumları oluşmuştu. Ama gelin görün ki bir çok forum daha halkın katılımına kavuşmadan eleman avcılarının işgaline uğramıştı. Sonrasında bir kısmı yanlış sularda olduğunu farkedip çekildi, bir kısmı doyuma ulaştı, bir kısmı ise gerçeği sonradan gördü, akıllandı ve yanlışından döndü. Kimse o dönemde isim hakkını satın almayı akıl edemediğinden olsa gerek Gezi üzerinden t-shirt misali promosyonlar halen sürmekle beraber en azından o akıllanan, kurumuş kabuklarını ve 70 model yapılarını değiştirmeye karar veren örgütler ise Haziran’da sokağa çıkan halkın kazanımları oldu.
Yine bu süreçte bozkurt işareti ile sokakta hak aramayı tercih eden, hatta ağızlarından devrim sloganları bile kaçan bazı ülkücülere şahit olduğumuz kadar, başlarda sokağa sol iddiasıyla çıkan azımsanmayacak bir kesimi de, aniden bilinçaltlarındaki faşisti uyandırmış olacaklar ki, bir anda karşı saflarda görür olduk. Gerçi tarih bize öğretmiş olmalıydı bu gelişmelerin yaşanabileceğini, sonuçta Hitler de, Mussolini de zamanında ülkelerinin ‘nasyonal sosyalist kökenli parti’ liderleri değil miydi?
Derken bir büyük seçim arifesine daha gelmeden, artık 2 sene içerisinde bir marka ve pazar haline gelen Gezi üzerine çalışmalar yeniden alevlendi. Bir yanaşma, yakınlaşma halleri, Gezi’nin hafızası yokmuşçasına geçmiş çarpıtmaları ve hiç oynanmamış sahnelerden rol kapmalar, daha neler neler…

Bu kadar zıt iki kutuptaki gelişmelerin paralelliği ilk başta dikkat çekmiyor elbette, ancak birazcık yakından bakıldığında görülen şu ki; Güç denen olgu, bir ışık kaynağının tüm uçarcaları etrafına toplaması gibi, hem ona ihtiyaç duyanları çeker, hem de ona tapanları. Bu dayanılmaz çekim gücü ve ona karşı gelişen beklentiler hem kör eder, hem de aptala çevirir insanı. Hal böyle olunca ne hale düştüğünü de göremez olur.

Burada bahsi geçen güçlerin ilki, artık düşüşe geçmiş ancak yükseklik sarhoşluğundan durumun vehametini idrak edemeyen ‘yalnız’ şahıs elbette ki. Her ne kadar düşüşte de olsa, yıllar boyu yaşadığı paranoyanın sonucu yalnızlaştırdığı çevresinde elle tutulur bir varis bile bırakamadığından, çare üretmekten aciz çıkar uçarcaları da hala etrafında dönüp durmakta, kendilerine de bulaşan o sarhoşlukla nereye düşüyor olduklarını bile farketmeden.

Geçelim…

Sol hassastır, oldum olası da bu böyle gelişmiştir. İdealler yüksek ve yüce de olsa dengeler zor kurulur, çabuk bozulur. Hal böyle olunca 3 kere düşünmeli içinde yer alan, içinde olduğunu iddia edenler.

Gezi süreci de gösterdi ki bu halk özgürlüğe aç, elinden tutacak bir diğer ele muhtaç. Ancak gözden kaçan şey şu ki ihtiyaç duyulan el asla bir baba, başkan veya bir lider eli değildi, tam tersine, kendisi gibi özgürlük sevdalısı, kendisi gibi yakın zamana kadar yalnız olduğunu zanneden, kısıtlı gücü belliyken daha fazlasını gönlünden kopartıp veren birinin eliydi o beklenen. O eller birleştikçe güçlendi o ruh, o ateş. Asla, ‘bir bilen’ tarafından yapıldığı, istendiği veya yönlendirildiği için yükselmedi. Zaten buydu o gücü vareden, büyüten, kimine göre bu kadar çekici, kimine göre ise bu kadar ‘korkulan’ kılan, GEZİ’yi…

Sağın kalın derisi, vurdumduymazlığı ve ben merkezciliği meşhurdur. Tüm çıkar ilişkilerini, yaranmaları, yaltaklanmaları kaldırır, hatta buralardan beslenir, ayakta kalır.

Ama dedik ya ‘Sol hassastır’ diye, çabuk yıpratır hor kullanmak, sömürmeye çalışmak, fayda edinmeye çabalamak. Omurgasızlar her nasıl sağın ana omurgasını oluşturuyorsa Sol’un sırtında bir yüktür, kamburdur ve zarar verir orada durdukça. ‘Yalnız adam’ın aksine, yükselen bir güç olan Gezi’ye tutunmaya çalışmak olmaz, sağ gibi değildir. En yalın haliyle zarar verir, çürütür. Ya içinde olmak lazım, anlamaya ve bir parçası olmaya çalışmak, ya da terkedip gitmek senden olmayanı kötülemeden, baltalamadan, rakip görmeden.

Bunu başaramadıkça elimizde kalan tek şey Türkiye Solu’nun, ne kadar sola da gitse, diğer taraftan ‘sağ’laştığını görmek olacak ne yazık ki.

O zaman önce ne yapmak istediğine karar vermek gerek; Güçlendirmek mi, yıpratıp parça kopartmak mı?

Bir diğer deyişle ne olacağına karar vermek gerek; Omurgalı mı, omurgasız mı?

– VU/ İnadına Haber / 27 Mart 2015 Cuma –

Gezi Isyani@Taksim-AKM_Billboard_03

 

Print Friendly, PDF & Email
2017-04-27T03:16:12+00:00 27 Mart 2015|