Dünya Vazgeçerken ‘Ölümüne Siyasi Nükleer’ İnadı

Chernobyl’in 29. yıldönümü yaklaşırken, Fukushima’nın üzerinden ise daha 4 yıl yeni geçmiş iken Türkiye’de bir kör döğüşü sürüp gidiyor.

Aslında bu mücadelede taraflardan sadece birinde görme problemi var. Nükleer karşıtı kesimler konuya son derece bilimsel temellere dayalı ve yaşam odaklı yaklaşırken olayın ekonomik çıkar güden siyasi kanadı ise gözünün dibindeki gerçekleri görmemekte inat etmeye devam ediyor. Özellikle Türkiye’nin, insanı ilgilendiren meselelerde günü kurtarmaya yönelik, ancak onu bile beceremeyen politikalar geliştirebildiği, ekonomik rant ve güç hakimiyeti konusundaki sinsi projelerde ise gözünü karartarak planlayıp yürüttüğü ‘ne pahasına olursa olsun’ projelerinde ise yaratıcılığının son derece geniş olduğu düşünüldüğünde bu körleşme halini açıklayabilmek, yaşam hakkını herşeyin önünde tutabilenler için oldukça zor da olsa mümkün.

Enerji elbetteki önemli bir mesele. Bazı kesimlerin öne sürdüğü ‘enerjisiz de yaşam mümkün’ savunusunu kesinlikle yapmayacağım. Zira doğa savunmasının yanısıra, Haziran İsyanı’nı ateşleyen en önemli sebeplerden biri ‘Yaşam Şekline Müdahale’ iken, kimsenin bir diğerine kendi idealindeki yaşam şeklini dikte etmesini kabul etmek mümkün olamaz. Yaşadığımız çağda hayatımızda bulunan gerek gündelik, gerekse teknolojik bir çok unsur için enerjiye bağımlılığımız var. Zaten iktidarın da bu ‘Siyasi Nükleer’ savunusunun en önemli argümanı, bu bağımlılık. Ancak burada ülke olarak ilk önce mevcut kaynaklarımızı nasıl kullandığımızı bir masaya yatırmamız gerek sanırım.

Nedir Bu ‘Nükleer Başlıklı Enerji’ Sevdasının Sebebi?

Nukleer'eEvetDeyin-OzurluCouklarinizOlsun-UlasGeçtiğimiz günlerde ülkeyi, zaten kültürel olarak gerileyerek ulaştığımız ortaçağ karanlığına resmen kavuşturan elektrik kesintisi krizi sonrasında Enerji Bakanı ve TEAŞ yetkililerince yapılan bazı açıklamalar yeterince dikkate alınamadı. Halbuki yapılan bu açıklamalarda Türkiye’nin mevcut hidroelektrik, doğalgaz ve termik santral kaynaklarından elde edilen enerjide ihtiyaç fazlası olduğu, problemin ise, bu kaynaklar arasında maliyeti düşük olan seçilirken oluşan bir ‘sistem arızası’ndan kaynaklandığı açıkça itiraf ediliyordu.
Hadi bu işin arkasında yatan ancak açıklanmayan, Türkiye’nin ENTSO-E adı verilen Avrupa Elektrik Sistemi ağından çıkartılmış olması gerçeğini bir kenara bırakalım, yıllardır tüm meslek ve çevre örgütleri ile akademik kesimlerce defalarca açıklanmasına rağmen hükümet tarafından kabul edilmeyen gerçek enerji üretim miktarları rakamları ve ülkenin reel enerji ihtiyacı miktarları, sonunda iktidar tarafından da kabul edilmiş oldu. Yıllardır ‘enerjiye ihtiyacımız var’ yalanıyla ülke insanını uyuttuğunu zanneden (büyük bir kısmını da mışıl mışıl uyutan) hükümetin, sadece daha fazla termik ve hidroelektrik santralı ihalesi yaratabilmek ve oluşturduğu havuza attığı şirketlerine verdiği taahhütleri yerine getirebilmek üzerine kurduğu düzenin de resmi bir itirafı olan bu açıklama aslında tüm bu enerji projelerinin neden ‘siyasi’ olarak adlandırıldığını da açıklamakta.

Tüm bu üretim-tüketim dengesinde en önemli unsurlardan biri de konrolsüz harcama elbette. Ancak burada hükümetin alışageldiği, biat eden kullarının da kabullendiği üzere her suçun vatandaşa atılması geleneği süredursun, gereksiz tüketimin kaynağı büyükşehirlerin gece vakitlerinde, gerek devlet daireleri, gerek belediye kontrolündeki aydınlatma noktaları ve gerekse AVM benzeri kamusal mekanlarının birbirleriyle yarışırcasına kentleri adeta birer pavyona çevirme çabaları, asıl israfın sorumlularının kimler olduğunu gayet net bir şekilde gözler önüne seriyor.

Rant Yoksa Kim Bakar Temiz Enerjinin Yüzüne
Ankara Bilkent Köprüsü Girişindeki 'Akkuyu Nükleer' Binası (Tevfik Fikret Lisesi Arkası)

Ankara Bilkent Köprüsü Girişindeki ‘Akkuyu Nükleer’ Binası (Tevfik Fikret Lisesi Arkası)

Ülkenin mevcut durumu bu iken, madalyonun bir de ‘hiç elimizin değmediği’ enerji kaynakları yüzü var. Bu noktada yazıya ilk tepki iktidara yakın taraflardan gelebilir “zaten bir çok yerde rüzgar santralları var ya” diye ancak Türkiye’de mevcut RES kullanımını batıdaki örnekleriyle karşılaştırdığımızda rüzgardan faydalanma oranımızın, batı ülkelerinde ancak kasabalarda o kasaba sakinlerinin kurdukları kooperatifler aracılığıyla kendi ihtiyaçlarını karşılamaya yönelik kullanımını bile yakalayamadığımızı görüyoruz. Yani bizim yenilenebilir enerjiye ülkesel yaklaşımımız ancak bir ‘hobi’ seviyesinde. Güneş Enerjisi’nden ise, güneş ile sadece sahillerde bronzlaşmak ve yine sahil yörelerinde çatılara konan panellerle su ısıtmak dışında bir münasebetimiz olmadığından hiç girmiyorum bile.
Ancak batıda yeterli uygun toprağı olmayan ülkelerin denizlere RES’ler kurduğu, güneşlenme oranı neredeyse ülkemizin üçte biri olan Almanya’da Güneş Enerjisi Santrallerinin, resmi enerji politikalarının en önemli parçası haline geldiği bir dünyada, bu rüzgar ve güneş enerjisi kaynaklarına alabildiğine sınırsızca sahip olan ülkemizin bu kaynaklara karşı olan anlamsız ilgisizliğini, iktidarın ‘siyasi ve sinsi rant projelerinin’ gündemine girememesi dışında bir sebeple açıklayabilmek mümkün değil.
Yani sözün özü; yok “Bor madenlerimizi Amerikan güçleri işlettirmiyorlarmış”, yok “aslında deli petrolümüz varmış da kuyulara İngilizler beton dökmüş” gibi kent efsanelerini uyku öncesi hikaye kitaplarına terk ettiğimizde elimizde tek kalan ise ülke olarak, kaynağı bedava olan rüzgar ve güneş enerjisi imkanlarımızı kendi ellerimizle toprağın en derinlerine gömüp geride kalan tüm izlerini de kendi isteğimizle kaybettiğimiz gerçeği kalmakta.

“Ak Kuyu”ya Atılan Gerçekler

FakYu-(Akkuyu)Nukleer-Afisi_20150414_02Yürütmenin başı tüpgaz ile Nükleer santrali karşılaştıradursun, birkaç yıl önce yapılan gizli pazarlıklar sonucu başlayan Akkuyu Nükleer kabusu kapımıza dayandı. Hem de ne promosyonla… Sanırsınız ki çocuklar için bir rüya tesisi açılıyor, insanlara doğanın göbeğinde bir yaşam alanı yaratılıyor, aileler nükleer reaktörler arasında manzarası en güzel yeri kapmak için yarışıyor. Ne için reklam çektiğinin farkına bile varamamış pilotun oynadığı reklam ise kabus senaryosu gibi bir manzara koyuyor ortaya. Bereket, şahsın ajans aracılığıyla bulunan ve kendisine ‘X’ teknoloji firmasının reklamında oynayacağı söylenen bir model olduğu ortaya çıktı, bir de düşünsenize o kafayla uçurduğu uçakta bir yolcu olduğunuzu? Neresinden tutsanız elinizde kalan, yalan yumağı bir reklam kampanyası.

Yalanlar da zirve yapıyor haliyle. ‘Depreme dayanıklı’ deniyor ilk önce, kimse de sormuyor “test etmek için mi fay hattının göbeğine dikiyorsunuz santralı?” diye… ‘En son teknoloji kullanılacak’ deniyor ancak projeyi gerçekleştirecek Rus şirketi, AB ve ABD standartlarında gerekli teknolojiye ve güvenlik tedbirlerine sahip bulunmadığından yetersiz görülmüş durumda, yani Rusya, Çin ve Hindistan dışında batıda herhangi bir proje yapmaları, en basit anlatımıyla ‘yasak’.

20150414_Anti-NukleerEylemi@Akkuyu_08Bir de ‘Milli Proje’ imajı çiziliyor ki tam bir facia. Hamasi duygularla yatıp kalkan, mehterle kahvaltı yapıp, aynaya baktığında Osman’ın torunu gören puslu zihinlere yönelik bu masalın nereden uydurulduğuna bakıldığında, gerçeklerin kesinlikle yenilir yutulur olmadığı anlaşılıyor, yani böyle bir projeyle kim olsa yalan söyler. Santralın kurulacağı topraklar Rus Rosatom şirketine bedelsiz olarak devredilmiş durumda. Hal böyle olunca ÇED raporu bir detay, raporda sahtecilik bir gereksinim, raporun Rus yetkililerce önemsizleştirilmesi de bir hak olarak görülebiliyor. %100’ü Rusların elinde olan şirket (evet ya, bizim değilmiş…) asıl santral inşaatını kendisi gerçekleştirecek, Türkiye 15 yıl boyunca santralden, ağırlıkla şirket baskısıyla belirlenecek tarifeden elektrik satın alma taahhüdü verecek, 15 yıl sonunda da santralı Akkuyu’da bırakıp ülkesine dönecek.
Yiyeceğimiz ‘milli kazık’ bir tarafa, burada “e işte bize bırakıyorlar ya, daha ne?” diyenler olacaktır. Burada da doğru bilgiye vermemiz gereken önem ortaya çıkmakta, şöyle ki; Akkuyu’ya kurulması planlanan Nükleer Santral için teoride 50 yıla kadar çıkabildiği iddia edilen ancak gizliden gizliye pratikte biçilen ömür de 15 yıl, yani Rus Rosatom şirketi 15 yıl sonunda işi zaten bitmiş enkazı Akkuyu’da terkedecek, hem de ne tesisin sökümünü, ne de tesiste kullanılan radyoaktif madde ve atıkların tahliye ve imhasını gerçekleştirmeden! Alın size ‘Milli Radyoaktif Enkaz’…

Yetişebildiğimiz son yalan ise tesisin 15 bin kişiye istihdam yaratacağı yönünde. Rakam konusunda da elbette problemler var, sonuçta burada üretim yapan bir sanayii tesisi açılmıyor, ama daha oraya gelmeden yine doğru bilgi kaynaklarına yöneldiğimizde istihdamın T.C. İşkur’undan değil de Rusya İşkur’undan (veya ‘Kızıl Ordu’dan da diyebiliriz, ilk önce neden liman inşaatı başladı zannediyordunuz?) karşılandığı gerçeği buz gibi çıkıveriyor karşımıza.

Peki Ya Sinop’un Gerçekleri?

SinopYalanların önü kesilemezken doğruları yetiştirebilmek daha bir yorucu oluyor elbette ama Sinop’ta da farklı bir durum yok ne yazık ki. Geçtiğimiz senelerde Orman Bakanlığı’ndan Enerji Bakanlığı’na devredilden ormanlık alanda ağaç katliamı son sürat devam ediyor. Rüzgarın 1 dakika bile eksik olmadığı, ağaçların, rüzgarın yönüne göre boy attığı Sinop’ta, Nükler Karşıtı Platform (NKP) Sinop ve TMMOB kaynaklarının eriştiği bilgilere göre, ÇED sürecinde yapılan rüzgar ölçümlerinde ‘belgede sahtecilik’ suçu işenmiş durumda. Tespit edilen rüzgar değerleri gerçeğin neredeyse üçte birine indirilerek rapora aktarılmış. Bunun en büyük sebebi ise dünya standartlarında bir Nükleer Santral onayı alınabilmesi için, planlamanın yapıldığı bölgede başka bir kaynaktan enerji üretiminin mümkün olmamasının gerekliliği. Sinop’un mevcut rüzgar durumu gözönüne bulundurulduğunda, neredeyse tüm Karadenizin elektrik ihtiyacını sadece Sinop’tan sağlamak mümkün.

Tüm bu gelişmelerin ortaya koyduğu tabloya baktığımızda, geçtiğimiz on küsür yılda oluşturulan maden, termik satral ve HES şirketleri havuzu, verilen taahhütler doğrultusunda gerçekleştirilen ihaleler, ihtiyaç fazlası, düşük verimli, dahası son derece kısa ömürlü termik ve hidroelektrik santrallarının ülke çapında yarattığı rant ve talan ortamı yetmezmiş gibi, Ruslarla doğalgaz ve, artık musluğu kapanmış bulunan kaynağı belirsiz sıcak para trafiğini telafi etmeye yönelik ticari ilişki pazarlıkları karşılığı verilen kirli ‘ayrıcalıklar’ gündeme bir kabus gibi oturdu.
Japonlarla ise Marmaray ile başlayan, ‘Kanal-İstanbul’ ve, Sinop’la başlamak üzere birden fazla (Sinop için birinci santral projesi başlamamışken, ikincisi için de hazırlıkların başladığını hatırlatalım) Nükleer Santral kurulmasıyla devam etme taahhüdü verilen ‘gizli’ ticari sözler de kendi kirli ve karanlık sırasını bekliyor.

Ülkenin içinde bulunduğu gerileşme dönemi, gerçeklerin sürekli olarak politik çıkarlar ve siyasi yalanlarla örtüldüğü, bilginin ‘en değersiz’leştiği, biatın ve el-pençe divan durma kültürünün hakimiyeti ele geçirdiği bir ortamda, özellikle bir savaş teknolojisi olarak dünyaya bir ceza gibi ortaya atılan Nükleer teknolojisinin, Türkiye için getirebileceği hiçbirşey yok iken neleri götürebileceği konusunda artık kimsenin şüphesinin kalmamış olmasını yürekten umduğumuz bu günlerde söylenebilecek son bir söz kalıyor:

Bu Ülkede Nükleer Enerji’ye Değil, İlk Önce ‘Akla İhtiyaç’ Var

– VU/ İnadına Haber / 23 Nisan 2015 Perşembe –

Hatırlatma: 25 Nisan 2015 Cumartesi günü Sinop’ta NKP tarafından büyük bir miting düzenleniyor ve “Sinop ‘NÜKLEERE HAYIR’ Diyecek! Var mısın?” mitingine Ankara ve İstanbul’dan katılım için etkinlik linki‘nden bilgi almak ve kayıt yaptırmak mümkün.

Görseller: ‘Nükleer Tehlike’, Ankara & Sinop GörselleriParklar Bizim Ankara / Miting Duyurusu – DİHA, Akkuyu Protestosu ve Bilboardları – Twitter

20150417_Sinop_MitingDuyurusu_01

Print Friendly, PDF & Email
2017-04-27T03:16:01+00:00 22 Nisan 2015|