Bir Korku Güzellemesi

Bodrum Güvercinlik Koyu’ndaki o sevimsiz yapılaşma fotoğrafını görmeyen var mıdır?

Ya da pek sevimli “Akkuyu Nükleer” afişlerini?

Üçüncü köprünün torunlarımızın akciğerlerinden geçtiğini, iç güvenlik yasasının sınırlarının Ankara’daki saraydan ibaret olduğunu, güçlü Türkiye’nin kılıcının kesebildiği tek şeyin elektrikler olduğunu bilmeyen?

“Asgari ücretle asgari yaşam arasındaki boşluğa hangi harf gelirse mutluluk kelimesini tamamlayabiliriz?” sorusunu 2015 KPSS’de sorsalar, yalnızca doğru yanıtın ne olduğunu tartışmayacak olan?

Özür dilerim, içimde irrasyonel bir korku var.

Mesela geçen gün birisi bana “Gri kadının hangi tonu?” diye sorduğunda da aynı şekilde kalakalmıştım. “Şimdi Berkin’in katilleri bulunacak mı?” diye sorduğunda da. Ve buna benzer birçok soruda da. Ve soru sormanın kendisinde de.

Çünkü ensesi kalınlaştığı için kravatı kısa gelenlerin, otuz yıl çalışıp emekleri boşa gidenlere üstün geldiğini gördüm. Dikmen Vadisi’nde buldozerler geçti umut çiçeklerinin üzerinden, lüks apartmanların bahçelerine şanzelize dikmek için. Birinin oğlunu öldürdüler Eskişehir’de. Kendini savunan bir kadının kolunu bacağını kesip yaktılar. İnsanlık anıtı yıktılar. Yeşeren bozkırdan duble yolla geçtiler. Asırların zeytinini bir gecede biçtiler. Otuz üç işçi için pişkin pişkin “bizde olsa bir günde çıkarırdık” deyip ertesi yıl üç yüz bir tane işçiyi tek bir madende öldürdüler, adına fıtrat dediler.

Koca bir komşu ülkeyi yangın yerine çevirdiler.

Ben de sokaklara, caddelere, insan içlerine ve dışlarına ve bunların çarpımına ait bütün düzlemlere aynı çığlığı bağırmaya, kuşların şarkılarını karıncaların intiharlarına adamaya, güzelin çarpıcılığını kirden pastan arındırmaya ve nihai bir yaşamak eylemini sınai bir dünyadan kurtarmaya çağıran kim varsa halaylarına karışmaya, hiç birini beceremezsem öylece ıslık çalıp atık kağıt işçilerinin emekten doğma güneşten olma bakışlarına karışıp geleceğe umutla bakmaya çıktım.

Günler kısalmış, geceler uzamıştı ülkede.

Haftada kırk saat çalışmaktan hiç şikayetçi olmayan insanlar gördüm.

Yasalara uymayı türküler söylemeye tercih edenler, türküleri yakanların yasaları yapanlara bir gün üstün geleceğine inanmayı reddedenler, daha kötüsü, bütün bunları bilip de hayatına hiçbir şey yokmuşçasına devam edebilenler sarmıştı her yeri. Çok çalışıyorlardı. Çok sigara içiyorlardı. Çok az gülümsüyorlardı.

Hayır, hayır… Sevmiyordum ben gündüzü gece kokan soğuk mevsimleri. Son gördüğüm Üsküdar bu olamazdı. Montumun fermuarını boğazıma kadar çektim. İç cebimden defteri çıkardım.

beliren hep aynı cümle

baktığım her yönde

insan en çok yalnızlıktan üşüyor bu devirde

Yetmiyordu. Hiçbir mevsim, üzerimizdeki etkisini bir sonrakine devretmiyordu. Bir anlam vardı bunun içinde; bir sır, bir gizem, bir efsun… Doğru kelimeyi aramaktansa, doğrunun kendisini aramayı seçtim. Marifet miydi şimdi bu? Bilmem; belki de bunu hiç bilmemeyi tercih ettim.

Bir gün 1 Mayıs’tı. Taksim meydanındaki renkliliğin polislerin çeşit çeşit üniformalarından ibaret olduğunu gördüm. Kurdukları barikatlara üç tane sokak çocuğu işiyordu. Bir tanesi gökyüzüne bakıp bir düş kurdu. Sonra gece oldu, diğerlerine sokulup uyudu. Uyandığında düşüne birçok şey eklenmişti bile. Yıllar geçti, yüzlerce günden oluşan yıllar… Ve tekrar uyandı çocuk: kocaman bir dünyası vardı artık, onca düşün birikimine boyalı, “denizi ayrı deniz, havası ayrı hava”, yalnızca gerçekleştirilmeyi bekleyen. Düşündü çocuk: yaşamak, her şeye rağmen düş kurmaktan vazgeçmemekti; insanca yaşamaksa, düşlerini gerçekleştirmekti.

Coca-Cola afişlerinin 1 Mayıs afişlerini yendiğine inanmamaktı.

El ele tutuşup, içimize derin bir nefes çekip, hep birlikte aynı türküyü bağıra çağıra söylemekti.

“Peki ya bu gelen bahar ne?” demekti umutsuza, karamsara, vazgeçmişe.

Vazgeçmemekti.

Asla!

Ragıp Varol / İnadına Haber / 1 Mayıs 2015

Print Friendly, PDF & Email
2015-05-02T00:09:52+00:00 2 Mayıs 2015|