‘Cinnet’e Karşı ‘Barış’ İçin İnat Edebilmek…

Bir garip cinnet hali almış gidiyor birçoğunu, ki kavramaya çalışmak ‘insanım‘ diyebilenin zihin sınırlarını da zorluyor bir hayli;

Ermeni’lere soykırım yapmadık” diyen ülkücüler, ulusalcılar şimdi “Barış için tek yol, Ermeniler yaptığımız gibi Kürtlere de soykırım yapmak” diyebiliyorlar,

Artık hemen her şehit cenazesinde devletin kirli yüzüne tükürenlere, tüküren asker bile olsa “bu kesin terörist” deyip ‘zihinlerine ekilen’ rüyalarına devam edebiliyorlar,

Yaşasın Kan, Vahşet, Savaş‘ diyen gözü dönmüşlere, meclise yeni getirilen ‘Savaş Tezkereleri‘ni can-ı gönülden destekleyenlere “E hadi buyur git savaş” diyorsun “Yok almayayım,  ben ‘Beyaz Türk’üm, klavye savaşçısıyım. Fakir evladı gitsin, işi ne” diyebiliyorlar…

* * *

Neyin kafası ola ki bu?

Dün küfrettiğinin koynuna girmek?

Bir garip ‘matrix’ ortamına tıkıştırılıp muktedirce yaşatılan sanallığı özümseyebilmek, sanırız bir nevi ‘zihinsel algı yanılsaması‘ emaresi olsa gerek, başkaca bir mantıklı açıklaması olabilir mi yoksa?

Sağında solunda gördüklerinin, ‘Gezi İsyanı’nda ben de sokaktaydım‘ diye gezinenlerin, bazı ‘dost’ bildiklerinin ‘zor zamanlarda’ gördüğün gerçek yüzlerine hayretle bakmak

Sen ‘Barış’ dedikçe ağzından kan damlayanları şaşkınlıkla izlemek…

Rahat koltuklarda izlenen ana akım haberlerinde gördükleri ile gerçek hayatta yaşananların çelişkisinde, o ‘rahatını bozmayanı‘ tercih edebilmek, yaşananı, gerçeği değil de dayatılmak isteneni sahiplenmek, özümseyebilmek

Kardeşinin cenazesinde “Bu neyin pazarlığı, dün barış diyordunuz, şimdi neden bu savaş çığlıkları, korumaları bırakıp siz neden gitmiyorsunuz o savaşa?” diye isyan eden bir ‘TSK Yarbayı’nın terörist olduğuna ikna olabilmek?

E dün terör örgütü lideri denen genelkurmay başkanını bağrına basıyordun, ne oldu şimdi?

* * *

Gerçek şudur‘ diyerek kimseye diretemeyiz. Reddettiğimizi sahiplenmek, karşıdakiler gibi dayatmak olur bu da.

Bunun yerine hala düşünebiliyorken izleyicinin karar vermesini sağlamaya çabalayabiliriz, umabiliriz ancak, sadece ve sadece salt gerçeği önlerine sunarak.

Muktedirin yarattığı o ‘Salt Gerçek İle Dayatılan Yalan Dünya Arasındaki Yaman İkilem‘de, ‘salt gerçeği‘ seçmesini bekleyebiliriz sadece…

Elbette gerçekler zorludur, çoğu zaman da acıdır,

ama asıl cesaret o gerçeği göğüsleyebilmektir, dört elle sarılıp onun yolunda ilerleyebilmektir,

acıtsa bile sineye çekebilmektir, dönüp baktığında geriye gururla ‘doğruyu seçtim ve asla pişman değilim‘ diyebilmek için,

ömrünün sonunda geride kalanlara ‘boşa geçirilmiş sanal bir hayat‘ yerine, ‘doğru, dürüst ve namuslu bir geçmiş‘ miras bırakabilmek için…

* * *

Bu cinnet halinin sebebini sanırız en iyi sosyologlar veya psikologlar açıklayabilir belki ama bizim de hatırlatabileceğimiz bir şey var elbette;

Memleketin başına ne geldiyse o kışkırtılan ‘cinnetler’den gelmedi mi? Sayısız nesiller hep bu cinnetlerin acılarıyla büyümedi mi, kışkırtan eli kanlılar sürekli sıyrılırken?

O acılar başkalarınınken hep daha az can yaktı şimdiye dek, hep uzaktan baktığımızdan belki de.
Ama zaman sürekli aktı ve o acılar birikti, büyüdü, yanımızda, karşımızda, içimizde ve şimdi artık hepimizin canını yakıyor işte.

Çok zor değil doğruyu görebilmek, “Ölüm Değil ‘Yaşam’ Çözecek Bu Acıları” diyebilmek

Ortada duran ‘Gerçeğe‘ değil de, sürekli sunulan Yalana‘ karşı direnebilmek

Savaş için değil de ‘Barış’ için inat edebilmek…

– VU/ İnadına Haber / 24 Ağustos 2015 Pazartesi –

Görsel: Jan Rose Kasmir – 1969 / Fotoğraf – Marc Riboud

Print Friendly, PDF & Email
2017-04-27T03:15:15+00:00 24 Ağustos 2015|

Leave A Comment