Dördüncü Günah: #SURUÇ KATLİAMI

Herbirinizin ‘Ama kaçıncı dört bu…’ diyerek isyan edeceğinizi tahmin edebiliyorum. Evet, bu iktidarın işlemiş olduğu günahlardan, suçlardan bahsediyorum.

Elbette ki her aklı selimle şöyle bir ülkenin yakın geçmişine bakabilenler göreceklerdir ki bu affedilmez suçlar ve günahlar saymakla bitmez. Zaten bu sayma işini de ‘ha 7 Haziran‘ ‘ha 1 Kasım‘ diyerek beklediğimiz ve ötelemek zorunda kaldığımız üzere önce seçtiğimiz vekillere, sonra da az sayıda da olsa nesillerinin tükenmemiş olduğunu umduğumuz namuslu yargı mensuplarına bırakmak gerek şimdilik. Ancak bu yakın geçmişimizin, özellikle son dönemlerinde öyle 4 tane kırılma noktası var ki her birimizin yüreğinde açtığı yaralar kolay kolay geçeceğe benzemiyor.
Özellikle de her birinde imza sahibi iktidarın dayanılmaz aymazlığına hemen her gün maruz kaldıkça…

Gezi İsyanı ve Gezi Şehitleri

Toplumsal öfkenin zirve yaptığı bir günde, ülke çapında bu iktidara bir çift lafı olan 10 Milyon civarı yurttaş kendini sokağa atmış ve Cumhuriyet tarihinin şimdiye dek yaşanan en büyük halk hareketinin içerisinde yer almıştı.
Demokrasi ve özgürlük mücadelesinde bu ülkenin aydınları ve devrimcileri Gezi öncesinde de onyıllar boyunca sürekli olarak devlet terörüne maruz kaldılar, susturulmaya çalışıldılar, kaybedildiler, ‘faili meçhul’leştirildiler. Aynı devletin o kirli zihniyetinde Gezi de farklı bir yer alamazdı tabii ki, öyle de oldu…

Toplumsal öfke ile birlikte devlet şiddeti de zirve yaptı, ülke sathına yayıldı ve gerçekleştirilen ‘yasal’ saldırılarda sayısız yurttaş yaralanırken ne yazık ki onyıllar boyunca verilen özgürlük ve demokrasi mücadelesine yeni şehitler de eklendi.
İçlerinden sadece sekizi; Ethem, Ali İsmail, Abdocan, Berkin, Medeni, Hasan Ferit, Mehmet Ayvalıtaş ve Ahmet Atakan simgeleşti ve ‘Gezi Şehitleri‘ dedik hepsine, tüm diğerleriyle birlikte, o ‘Sekiz Can‘ın siluetinde…

GeziSehitleri-FarukTarinc_02b-Bigger

O gün sokağa çıkan, çoğu 80 sonrası nesilden insanlar ‘devlet şiddeti ve terörü’ ile tanıştılar. Pek çoğu ilk kez TOMA’ların, Akreplerin, Çevik Kuvvet’in karşısında saf tuttular, mücadele ettiler ve karşı durdukları, halkı dinlemekten bile aciz iktidarın acımasız darbelerine maruz kaldılar.
Üstelik iktidar tarafından bir de ‘darbe girişimi’yle suçlandılar, hem de gerçekte iktidar tarafından halkın iradesi üzerinde uygulamaya konulan resmi bir ‘darbe’ye tanık olurken…

17-25 Aralık: Gücünü ‘İktidar’dan Alan Suç Örgütü

Süreç bu sefer halkın inisiyatifi dışında gelişmişti. Hızla çatırdamaya başlayan iktidar gemisinin idarecilerinin, kaptan köşkünü paylaşma mücadelesi patlak verince, tam anlamıyla ‘takke düştü ve kel göründü‘.
Bunlarda da fraksiyon oluyormuş meğer” dedik ve ‘Uzun Adam’cılar ile Fetocuların ayrışmasını, ayrıştıkça kirli çamaşırlarının ortalığa saçılmasını seyretmeye koyulduk.
Tamam, biliyorduk bir miktar kimin ne olduğunu, ülkenin tepesinde ne pislikler döndüğünü, rantın nerelerde ve nasıl çevirildiğini vesaire, ama çıkacak kokunun bu kadar da ağır olacağını hiçbirimiz beklemiyorduk.

ilk kez o zaman görebildik zamanın 12 senelik iktidarının tam bir hırsızlık çetesine dönüştüğünü, çetenin tepesindeki ismin aynı zamanda baş çantacı olduğunu, halkın gaspedilen rızkıyla tıkabasa dolu bir villadaki paraların boşaltılmasının günler alabildiğini, mahallece toplansak yıllarca bir araya getiremeyeceğimiz miktarda bir paranın sadece bir Bakan’ın koluna kolaylıkla takılabileceğini, gemiciklerin yalnızca denizde yüzmeyip havalarda uçuştuğunu vb.

Hem de ‘resmi‘ videosuyla, ses kaydıyla, tutanaklarıyla, suç dosyasıyla…

17-25Aralik_Dortlu_04

Belki bu sefer mermi gelmedi biryerimize ama belki de daha çok acıttı. Çocuğuna ders kitabı alamadığı için intihar eden babanın, kışın ortasında kalacak yer, bir lokma ekmek bulamadan sokakta ölen çocukların, ömrü boyunca köle gibi çalışıp yine de borç içerisinde hayata gözlerini yuman emekçilerin, avuçlarından gelecekleri, hayalleri çalınan gençlerin helaliydi hakkıydı o çalınanlar, odalara tıkıştırılanlar, uçaklarla kaçırılanlar… değil miydi?

SOMA…

Hep yükseldi o grafik, o lanetli rakamlar. Her yıl onar onar veya yüzer yüzer değil biner biner ölüyorduk iş cinayetlerinde ama ya gazeteye haber olamıyorduk, ya da hep yanlış işverenin yanında ölüyorduk işte.
Derken günlerden 13 Mayıs 2014 geldi ve SOMA oldu. Ülke tarihinin en büyük İş Katliamı gerçekleşti. Katledilen işçilerin sayısı bine yaklaşıyoru ama hiçbir yetkili bir rakam veremedi uzun süre, izin yoktu. Ve o beklenen talimat gelir gelmez “301-302’de kapatırız” dedi bakanın teki, ihale kapatır gibi…

20140514_Soma_16

Daha bir ay bile geçmeden maden şirketine bir ödül, bir de devlet teşviki verilmesi uygun görüldü katliam karşılığında, o sırada katledilenlerin aileleri tehdit edilirken, davadan vazgeçmeleri karşılığında rüşvet teklif edilirken, avukatları dövülürken, yetmezmiş gibi bazı kendini bilmezlerce kentin oyları bile kendilerine maledilirken.

Topluca gördük o ölümü, onlarla birlikte biz de öldük, bir yandan hükümet, diğer yandan bir takım umursamaz kesimler onları suçladıkça, hatta yere devirip tekmelerle vurdukça…

… ve SURUÇ

Artık kaybedece birşey yoktu, 7 Haziran göstermişti sonun başlangıcını. ‘Milli İrade‘ yerle bir edilmeliydi, artık elde tutulması gereken bir silah değil, o eli yakan bir kızgın demire dönmüştü, sandık ise neredeyse bir sandukaya.

Akıl tutulmasına bizim gibilerin kafası pek ermez, ‘hak‘ deriz, ‘hukuk‘ deriz, ‘özgürlük‘ deriz… insandır bizim için tek değerli olan, ahlaktır bizi insan yapan. Ancak fikirlerimiz bu kirli düşüncelere ne kadar yabancıysa, hafızalarımız da o derece şahittir on yıllar boyunca devlet eliyle işlenen suçlara, cinayet ve katliamlara elbette; Dersim, 6-7 Eylül, Çorum, Maraş, Sivas, Roboski, Reyhanlı…

Hatta devlet katliamları, ordu darbelerinden daha bile rutinleşmiş denebilir bu ülke topraklarında. Ne zaman iktidar gücünden kaybetmeye, gittikçe kendi bataklığında batmaya başlasa bir şeyler oluverir, biryerler karışıverir ve yine masum yurttaşlar, birer figüranmışçasına harcanıverirler bir kalemde.

Tam da böyle bir gün değil miydi 20 Temmuz?

Ne güzel başlanmıştı güne. Bir sürü genç ellerinde okul malzemeleri ve oyuncaklarla Kobane’li çocuklara gidecekler, belki pek çoğu IŞİD zulmünde annesiz babasız kalan o çocuklara kısa bir süreliğine de olsa abilik ablalık yapacaklardı. Heyecanlılardı da elbette, sadece konuşan ‘büyüklerinin‘ aksine ellerini taşın altına koyuyorlar, fikirlerini hayata geçiriyorlardı. Her biri hayatlarının baharında, parlak birer gelecek hayalleri kuruyorlardı, özgür, eşit, refah içerisinde ve bir arada yaşanacak bir gelecek.

Ama olmadı, izin verilmedi. Bir anda soluverdi o parlak geleceğin ışıkları şiddetli bir patlamayla. Hayatta kalanlar ilk şoku atlatır atlatmaz yardım için haykırdılar, devleti aradılar patlamanın gerçekleştiği parkta, sokaklarda, Suruç’un her yerinde. Ama yoktu aradıkları devlet, o gün hiç olmamıştı. Aldıkları nefeste bile kimlik kontrolü yapan, taciz eden polisler parkın 2 sokak ötesine bile yaklaşmamıştı o sabah, belki evlerinden bile çıkmamışlardı, çıkartılmamışlardı…

Ambulans bile gelmedi ilk anda, yerine Akrep ve TOMA gönderdiler, Devlet’in görevlileri ilk hayati müdahaleleri gerçekleştirip pansuman yapacağına, serum bağlayacağına gaz ve plastik mermi sıktı üstelik, şaka değil.

SurucSehitleri-20150720_04

33 Can yitip gitti elimizden ama o son çare ‘Kaos Planı‘nın pimi çekilmişti artık. Hatta pimi birinin eline tutuşturmuşlardı bile; IŞİD.
Her ne kadar üzerinden geçen zaman boyunca IŞİD hala üstlenmemiş olsa da gerçeklerle kim ilgilenirdi ki bu ülkede, özellikle de tadı acıysa. İşte bunu çok iyi biliyordu iktidar, istenen nesil böyle birşey değil miydi? Dindar ya da değil, düşünmesin yeter ki…

Gerisi çorap söküğü gibi geldi ve pimi çekilen o ‘Kaos Planı’ işlemeye başladı. “IŞİD’e saldırıyoruz” dendi ama sadece TIR’lar gitmeye devam etti o yöne. Bombalar, ağır silahlar ve ‘geçmişi geceden karanlık‘ özel harekatçı polisler ise ‘Ceza Operasyonu’na giriştiler doğu ve güneydoğu’da. Yetmedi, hücreler canlanıverdi, kimsenin haberi olmadan polisler askerler harcanıverdiler Beştepe’nin hırsı uğruna.
12 Eylül öncesini yaşayanlar çok net hatırlarlar ‘derin devlet‘in kaos yöntemini “Bir senden, bir ondan, bir senden, bir ondan…
İşte size 2 aydır bu ülkede yaşanan…

Evet tam 2 ay oldu, Suruç’ta 33 kardeşimiz yiteli, “onlar zaten teröristti” denileli, “IŞİD yaptı” denip beslenmeye devam edileli, Ceza Operasyonları ve kışkırtılan çatışmalarda sayısız hayatlar sönmeye başlayalı, doğru düzgün bir soruşturma bile yapılmayalı…

* * *

Bu 2 aydır hep #Barış diyoruz ya, #BarışKazanacak diyoruz ya, işte o, halklar, yurttaşlar arasında olacak. Bu 4 günah ise hep baki kalacak.
O kadar canı yakıldı ki, bu halk artık kolay unutmuyor, unutamıyor.

Adalet eninde sonunda bu 4 günahın cezasını kesse de halk nezdinde affolmayacak, işleyenlerin ve gözyumanların üzerinde hep koca birer leke olarak kalacak.

Sonrakiler belki ders alır, bir nebze ibret olur diye…

-VU/İnadına Haber / 20 Eylül 2015 Pazar –

Suruç Katliamı’nın 1 Aydönümü yazısı için tıklayın:

“SURUÇ’ta Yitirdiğimiz Kardeşlerimizi Gerçekte Kim Katletti?”

Print Friendly, PDF & Email
2017-04-27T03:15:01+00:00 20 Eylül 2015|

One Comment

  1. […] yine gitmiyor, 3 ay oldu 33 can aramızdan gideli. “Dördüncü Günah” demiştim #SuruçKatliamı için, “Herbirinizin ‘Ama kaçıncı dört […]

Leave A Comment