İnsanlıktan Ne Zaman Çıktınız?

Reddediyorum artık canilerle aynı türden anılmayı, canilere çanak ve alkış tutanlarla eş tutulmayı.

Biz barış dedikçe azan, elimizi uzattıkça saldıran, elinde silahlarla cehennemden fışkırırcasına etrafa yayılan ve ölüm kusan bu nefret yüklü virüsü reddetmek bir insanlık borcudur çünkü…

Nedir bu şiddetin, nefretin kaynağı? Korku mu?

Savaşlarda bile düşmanın ölüsüne saygı gösterilirken kendi yurttaşına, o taptığın, ağzından hiç düşürmediğin Tanrı’nın bir kuluna bunu layık görmek… acaba Dersim‘in, Maraş‘ın, Sivas‘ın, Çorum‘un mirası mı sizlere?

O yere göğe konamayan Çanakkale Savaşı’nda düşmanının ölüsünü kendi elleriyle gömen Atan mıdır reddettiğin, yoksa çoktan kaybettiğin vicdanın, ahlakın, namusun, insanlığın mı?

Ne tür bir korkudur bu, kalleşçe öldürdüğün bir bedene işkence etmek, ne tür bir ezikliktir, kaybetmişliktir katlettiğin bir insan evladının cansız vücudu üzerinden tatmin olabilmek?

Kendini ezelden ‘Kurt‘ veya ‘Kartal‘ zannederken ‘Akbaba‘mı çıktı en yakın genetik eşleşmen, bundan mıdır hiddetten kudurman?

Yeraltının hangi katına aitsin sen ki, şeytanın bile aklına gelmeyecek vahşet senin doğan oluveriyor, bilincinin altı üstü karışıveriyor ve ilk fırsat verildiğinde etrafına hunharca kusabiliyorsun?

İnsan olan anlayamaz elbette…

*  *  *

Ya sen; buna alkış tutan, her cümlene “ama o…” diye başlayan, hayatı bir ‘ama‘lar ‘fakat‘lar ‘lakin‘ler kümesinden ibaret olan kişi? Senin bahanen ne?

Senin insanlığını kim öldürdü? Kim boğdu vicdanını, yoksa hiç mi olmadı?

Bosna’da, Filistin’de bir çocuk mermilere hedef olduğunda o an ağlayabiliyorsun da kendi yurdunda bir keskin nişancının hedefi olunca ne oluyor o ‘hisli‘ gözlerine? Göz pınarların mı kararıyor, yoksa perde mi iniveriyor birden, kendi devletinin vahşetine…

Bu memleketin 14-15’lik sübyanları, 60-70 yaşındaki deden ninen yaşındaki yurttaşları, vahşilerin ‘resmi‘ kurşunlarıyla tarandığında bile öteye bakabiliyorsun rahatça. Peki ya sonrasında önündeki aynaya?

Ona da mı ‘ama‘?

Gözünün önünde mahallelini otobüs ezdiğinde için acıdı, evet. Peki ya üzerinden geçen tankın, panzerin ezdiği? Aradaki kilometreler mi acaba o kalbini bir anda taş yapan?

Televizyonda bir şehit haberi gördüğünde yüreğin yandı, ona da tamam. Bir oğlu askerde, bir diğeri sokakta öldürülen anayı da mı hissetmedin o yüreğinin ufak da olsa bir yerinde, köşesinde?

Ya sana ne demeli o zaman?…

*  *  *

Diyoruz ya ‘Barış Gelecek‘ ‘Barış Kazanacak‘ diye, kiminle gelecek, kime gelecek, nereye gelecek, sürekli uzanan barış eline kurşun sıkan, kurşun sıkana ise alkış tutan oldukça?

Vatan‘ denen şeyi bile yanlış öğretmişler sana; kahramanlık edebiyatı şairlerinin sattığı hamasi dizelerdeki ‘Uğruna Ölünen‘ değildi o, olmadı da hiçbir zaman…
Üzerinde Kardeşçe Yaşanan‘ bir yerdir o, orası kutsaldır işte, alınıp satılmaz, sadece paylaşılır, insanca…

Biri canice sıktıkça, diğeri el çırptıkça, öbürü de göz yumdukça bölünür işte o ‘vatan‘, kısaca sen olursun işte o meşhur ‘bölen‘, hiç görmediğin, belki de hayatının sonuna dek yolunun bile düşmeyeceği bir coğrafyanın toprağından çıkan o toprağın insanlarını suçlayıp dururken…

Herşey bu kadar yanlışken, yanlışlardan örülü bir duvar sürekli yükselip dururken, sen sürekli o duvara çarpmana rağmen hala akıllanmazken nasıl olacak hakikaten?

Artık sormanın zamanı gelmedi mi “Ben nasıl yitirdim vicdanımı” sorusunu kendine?
Ama daha da önemlisi o yanlışlar duvarını cansiperhane örmeye devam edenlere, bağıra bağıra “Siz insanlıktan ne zaman çıktınız?” diye…

– VU / 06 Ekim 2015 Salı –

Print Friendly, PDF & Email
2015-10-06T17:03:32+00:00 6 Ekim 2015|

Leave A Comment