Akılalmaz Şekilde Felaketimize Koşarken…

Yok hayır, ülkenin genel durumunu demiyorum. Onun ne halde olduğunu zaten her aklıbaşında yurttaş görüyor, yaşıyor; Hukuksuzluk içinde boğuluyoruz, yasal dayanaktan yoksun hükümlerle yaşıyoruz, silah zoruyla susuyoruz, evde yapılan atamalarla gelen hakimlerce gazetecilerin, akademisyenlerin tutsaklığına göz yumuyoruz, korku zoruyla dört duvara hapsediliyoruz, ayağa kalkınca vuruluyoruz, gönülsüz savaşlara vurulmaya gönderiliyoruz… Peki ne için veya kim için? E, onu da biliyoruz… Yani zaten felaketi çoktan yaşamaya başlamışız bile de, üzerimize ölü toprağı serpilmiş işte, yavaş yavaş ölüyoruz toplumca…

Ama şu anki konu, yavaş yavaş ölmemiz değil, bir anda ölüme koşmamız. Nasıl mı? Şöyle işte:

Cumhuriyet’ten öncesini geçelim, resmi istatistikler sonrasında daha sağlam, en azından dünya daha saydam. On yıllardır 10 binlerle, 100 binlerle ölüyoruz depremlerde. Yurdumuzdaki depremler, daha doğrusu sonuçları, tüm dünyanın önde gelen bilimsel kurumlarında ders olarak gösteriliyor. Üstelik tüm dünyanın medeni ülkelerinin, kentleşmenin kaçınılmaz sonuçları sorununa nasıl, en azından bizim aklımıza hayalimize gelmez bilimsel çözümler geliştirdikleri ve bizim gibi ülkelerin ise bu korkunç tehlikeyi nasıl görmezden gelebildikleri konu başlıkları ile…

Dünyaya Gösterilen ‘İbret’ Olduk

Sadece 3-4 hafta içerisinde, dünyada depremlerin gelişimi, bizim dünyaya ettiklerimizin bu sonuçları nasıl etkilediği, bu etkileri düzeltmek için neler yapılabileceği, mevcut tehlikeler karşısında nasıl bilimsel tedbirler alınabileceğinin konu edildiği 3 tane güncel belgesel/haber program yayınlandı, biri İtalyan, biri Fransız bilim, biri de daha bugün önde gelen bir Alman kanalında. Diyorlardı ki, Taipei’de, Japonya’da bulunan dünyanın en yüksek TV kulesinde ve deprem kuşaklarında yer alan daha pek çok yerleşimde yer alan binalarda nasıl teknolojiler kullanıldığı anlatılıyor, bunun karşısında ise özellikle Türkiye’de, yıllar boyunca gerçekleşen depremlerden nasıl ders alınmadan, tüm deprem bölgelerinde daha da çoğalan ve bilimsellikten uzak, 80-90’ların teknolojisiyle ilerleyen betonlaşmaya dikkat çekiliyordu. Hani devlet kaynaklarında 3-4bin olduğu açıklanan, ancak çoğumuzun en az 8-10 kat olduğunu bildiğimiz İzmit ve Bolu depremlerinin resmi yurtdışı kayıtları 17-20bin civarında olarak açıklanıyor ve 10 yıllar önceki depremlerden nasıl ders alınmadığı anlatılıyordu.

Deprem oldu da ne tedbir alındı peki? Önce ek vergiler icat edildi, fonlara aktarıldı ve o fonlar kara deliğe emanet edildi. Kentsel dönüşüm yasaları icat edildi, son 16 yılda türeyiveren yandaş inşaat şirketlerine kentler TOKİ eliyle pay ediliverdi. Evet, inşaat yasaları da güncellendi ama bu yeni ‘dönüşüm’ inşaatlarının tüm yasal denetimleri ise, yine ‘bir anda türeyiveren’ biatkar denetleme şirketlerine verildi. İnşaatlar, çok şükür şimdiye kadar bir deprem görmediğinden henüz yıkılmadı ama sadece o şirketlerinin denetlediği inşaatlarda binlerce işçi iş cinayetine kurban gitti. İnşaat üretim ve satış rakamlarına bakıldığında her sene açılan fark, 2018 içerisinde 3 Milyon’a ulaştı; yani şu an 3 milyon konut/işyeri arz fazlası var, yani ülke beton çöplüğüne dönüştü.

Bilim ‘Büyüktür’ Mühendislik

İnşaat mühendislerinin işine karışmak gibi bir niyetim yok ancak bu inşaatlarda payı olan hepsinin (en azından ahlaklı olanlarının) itiraf etmesi gerekiyor ki, teknoloji artık 90’ların beton/statik vs. hesaplarıyla yapılmıyor, 3 kuruşa proje onayı alınca da o 21.YY teknolojisi olmuyor. Mühendislik teknik hesap işidir ama materyal bilimi, mukavemet, jeoloji, statik, dinamik ise bilim, yani icat edilmiş her mühendislik formülü eski bilimle gelir, yeni bilimle silinir gider. Sadece 110 önceki fiziğe, şimdiki fizikçiler unuttu bile.
Sadece artık Veli Göçer gibi inşaatlarda deniz kumu kullanmaktan vazgeçince, jeolojik olarak 4-5 kattan fazlasını kaldırmayacak zeminlere 20-30 kat çıkma hakkın olmuyor. Akademisyenleri uzaklaştrılmış, doçentlerin dekan, rektör olduğu üniversitelerden mezun olunca ‘mühendis’ değil sadece ‘mezun’ olunuyor.

İsmi malum 3. köprünün inşaatı sürerken denetlemesini yapan firmada çalışan, ancak ekmek parası yüzünden imzasını satarak onay veren bir mühendisle konuşmuştum, “o köprüden hayatta geçmem” demişti. Geçen karşılaştım ve sordum, hala geçmemiş…

Ve devletin kurumlarında kalmış bir avuç bilim adamı bile bağırıyor, “Deprem geliyor ve hiçbirşey yapmıyoruz” diye ve ekliyorlar ki, “Sadece İstanbul’daki deprem toplanma alanlarının bile %95’ine inşaat yapıldı, sokakta bile kaçacak yerimiz yok“…

Verilen Gazla Yaşayıp, Hamasetle Ölüyoruz

Yani diyeceğim; artık felaket geliyorum diye bağırıyor, doğamız zaten sizlere ömür, tarım bile yapamıyoruz ama o alanlara beton dökmeyi, suları borulara hapsederek kalan 3-5 ağacı kurutmayı en bir güzel becerebiliyoruz.

Peki başka ne yapıyoruz?;

Birileri gaz veriyor, bunu ilerleme olarak görebilecek kadar körleşiyoruz.
Birileri gaz veriyor, boyumuza, gücümüze, yeteneğimize ve aklımıza bile bakmadan herkese kafa tutabiliyoruz.
Birileri gaz veriyor, hamasetle söylenen her türlü yalana kanıyoruz, 100-200 yıl öncesinin hayalleriyle ‘hayat’ buluyoruz.
Birileri gaz veriyor, herkese saldıracak kadar aklımızı yitiriyoruz.
Birileri gaz veriyor, savaşlar açıyoruz.
Birileri görme diyor, görmüyoruz.
Birileri sus diyor, susuyoruz.

Demek ki artık öyle bir noktaya gelmişiz ki, birilerinin ‘öl‘demesine bile gerek kalmamış, zaten felaketimize, ölümümüze koşar adım ilerliyoruz…

Geçmiş olsun” demek için hala geç mi?

– W/İnadına Haber / 20 Mart 2018 Salı –

Print Friendly, PDF & Email
2018-04-15T13:52:32+00:00 20 Mart 2018|

Leave A Comment